27 Mart 2021 Cumartesi

ATATÜRK DÖNEMİ EKONOMİ POLİTİKALARI

ATATÜRK DÖNEMİ EKONOMİ POLİTİKALARI

 

Özet

 

Bu çalışmada cumhuriyetin ilanı sonrasında yeni Türk devletinde Atatürk öncülüğünde uygulanan ekonomi politikaları incelenmiştir. Söz konusu inceleme iki ana dönem ve başlık altında yapılmıştır. Bu dönemlerden ilki 1923-1929 arası dönemde Cumhuriyetin ilanı ile başlayan ve İzmir İktisat kongresi ile temelleri atılan liberal iktisat paradigması çerçevesinde şekillenen dönemdir. Bu dönem 1929 yılına kadar sürmüş ve dünya çapında meydana gelen Büyük Buhran ile son bulmuştur. 1929 -1939 arası ikinci dönem ise planlamacı devletçilik paradigmasında şekillenmiş olup Türkiye bu dönemde Sovyetler birliğinden sonra dünyada devlet müdahalesi uygulayıp kalkınma planlarını hayata geçiren ikinci ülke olmuştur.

Ekonomik açıdan oldukça önemli olan 1929-1939 arası Türkiye ekonomisinde ekonomik temellerin atıldığı, ilk defa kamu iktisadi teşekküllerinin hayata geçirildiği, toplumsal ve ekonomik yapıda köklü değişimlerin yaşandığı bir dönem olarak ön plana çıkmaktadır. Varlıkları günümüze kadar devam eden birçok ekonomik yapı bu dönemde kurulmuştur.

Osmanlı Devletinin son döneminde meydana gelen savaşlar ve göçler sonrasında harap olan Anadolu coğrafyası kendi öz gücüyle bir devrim gerçekleştirmiş bu devrimin öncülüğünü ise Atatürk önderliğinde yaşamıştır. Atatürk kurtuluşu milli iktisat hamlesinde bulmuş ve vizyoner bir bakış açısıyla birlikte Türkiye’yi muasır medeniyetler yoluna sokmuştur.

Bu çalışmada, cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk’ün iktisat politikası 1923-1929 yılları arası ve 1929-1938 yılları arası olmak üzere iki alt bölümde incelenecektir.

 

Anahtar Kelimeler: Ekonomi Politikaları, Devletçilik, Liberal Politika, Kamu İktisadi Teşebbüsü

Giriş

Atatürk önderliğinde gerçekleştirilen cumhuriyet devrimlerini incelemeden önce yeni kurulmuş devletin geçmişten nasıl bir miras devraldığını incelemek yerinde olacaktır. Osmanlı İmparatorluğu özellikle 19.yy’ın ortalarından itibaren birçok reform hareketi gerçekleştirmeye çalışmış ancak tanzimat ve ıslahat fermanlarıyla ortaya çıkan bu yeni dönem çöküşe engel olamamıştır. Siyasal alanda ise 1800’lü yılların sonunda ilan edilen meşrutiyet rejimi kısa ömürlü olmuş 1908 yılında ilan edilen ikinci meşrutiyet ise içinde bulunulan ortamında etkisiyle İttihat terakkinin güdümünde bir sürece dönüşmüştür.

1900’lü yılların başındaki siyasal gelişmeler aslında cumhuriyetin ilk yıllarının doğuş noktasıdır. Şöyleki 1911 yılındaki Balkan ve Trablusgarp savaşları Anadoluya ciddi bir göç hareketinin yaşanmasına yol açmış sonrasında daha işler tam düzelmeden patlak veren Birinci dünya savaşı ise işlerin çığırından çıkmasına yol açmıştır. Savaştan mağlup ayrılan Osmanlı Devleti çok ağır şartlarda imzaladığı ateşkes anlaşması sonrasında Sevr gibi çok ağır bir antlaşma ile karşı karşıya kalmıştır.

Cumhuriyetin Osmanlı’dan devraldığı miras ise; savaşlardan bitap düşmüş bir halk, üretken erkek nüfusu azalmış bir toplum ve tarım arazileri tarumar olmuş bir toprak parçası olarak ifade edilebilir. (Coşkun, 2003: 72).

Kurtuluş savaşında küllerinden doğan Türk milleti Mustafa Kemal önderliğinde ekonominin içinde bulunduğu çok zor koşullar altında, bağımsızlık ilkesinden ödün vermeden ülkenin imar ve ulusun kalkınması ancak yine ülkenin sınırlı kaynakları ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.

Bu konudaki çabalar ve Cumhuriyetin ilk on yılında uygulanan politikalar 1930'ların başlarından itibaren önemli farklılık göstermiştir. İlk yıllarda özel girişime verilen önceliğin yerini 1929'dan sonra devletçilik politikası almıştır. Bu politika değişikliğinin nedeni dünya konjonktüründe ortaya çıkan gelişmelerin (1929 Büyük Bunalımı) yanı sıra yeterli bilgi ve sermaye birikimine sahip olmayan özel girişimin tek başına bu işin altından kalkamayacağının anlaşılması olarak ön plana çıkmaktadır.(Aktan, 1998; 6)


 

1.     1923-1929 Arası Liberal Politikalar Dönemi

 

Kurtuluş savaşından zaferle çıkan Atatürk’ün nihai hedefi her alanda tam bağımsız Türkiye’nin inşası olmuştur. Bu bağlamda Lozan Konferansına giden heyetin başı olan İsmet İnönü’ye kapitülasyonların kayıtsız ve şartsız kaldırılması konusunda verdiği talimat kayda değer bir nitelik taşır. Hatta ilk görüşmeler bu başlık nedeniyle tıkandığında heyeti geri çağırarak kapitülasyonların kaldırılmasının ne kadar önemli olduğunun altını çizmiştir.

Atatürk’ün ekonomi politikasının temel hedefi Türk Milleti’nin çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırmaktır. Tarımsal geçim ekonomisi ile geçimini sağlamaya çalışan yoksul ve eğitimsiz bir savaş yorgunu toplumdan dünya ile rekabet edebilen, kendi kendine yeten tam bağımsız bir ekonomi kurmayı amaçlamıştır.

Duyun-u Umumiye[1] nedeniyle ticari faaliyetleri büyük ölçüde durmuş bir ülke durumundaki Türkiye’den gümrük, vergi ve üretimde kendine yetebilen bir ülke inşa etmek ve bunu savaştan yeni çıkmış bir toplumla yapmak ancak Mustafa Kemal gibi bir idealistin gerçekleştireceği türden bir devrimdi. Tüm bu problemlerin çözümlenebilmesi ve yeni kurulacak olan devletin ekonomi politikasına yön verecek önlemlerin belirlenmesi için 1923’te İzmir İktisat Kongresi düzenlenmiştir (Karataş, 1998: 3318).

1923’ten 1929’a kadar geçen sürede siyasi, hukuki ve sosyal alanlarda ortaya çıkan önemli gelişmeler, ekonomi politikalarının acil önlemler içerecek biçimde şekillendirilmesini gerekli kılmıştır. Bu anlamda İzmir İktisat Kongresi’nin Cumhuriyetin ilk yıllarındaki politikaların belirlenmesinde özel bir önemi vardır (Oğuz ve Bayar, 2003: 5).


 

1.1.         İzmir İktisat Kongresi

İzmir’de 17 Şubat 1923 tarihinde toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nin toplanma gayesiamacı, savaştan yorgun çıkmış olan iktisadi faktörlerin ve birimlerin birbirlerini tanımalarını sağlamak, onların ihtiyaçlarını tespit etmek, iktisadi konular üzerine dikkatleri çekmek ve iktisat politikalarını da bu sonuçlara göre belirleme isteğidir (Gökçen, 1998: 3256)

Atatürk’ün kongreyi açarken yaptığı konuşma tarihe not düşmesi bakımından oldukça önemlidir. Bu konuşmada ulu önder: "Yeni Türkiye'mizi layık olduğumuz düzeye eriştirebilmemiz için mutlaka ekonomimize birinci derecede önem vermek zorundayız. Çünkü zamanımız tamamen bir ekonomi devresinden başka bir şey değildir. Siyasi, askeri zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar ekonomik zaferlerle taçlandırılmamışlarsa, meydana gelen zaferler devamlı olamaz. Ekonomi demek, her şey demektir, yaşamak için, mutlu olmak için, insan varlığı için ne lazımsa onların hepsi demektir. Ziraat demektir, ticaret demektir, çalışma demektir, her şey demektir." demiştir.

İzmir İktisat Kongresinde alınan önemli kararlardan birkaçı şu şekildeydi. ((Parasız, 1998: 3;Yavi, 2001: 283):

ü  Ekonomik gelişmeye katkısı olmak koşuluyla yabancı sermayeye izin verilecektir.

ü  Yerli üretimin geliştirilmesine çalışılacaktır,

ü  İç gümrükler kaldırılacak, koruyucu gümrük tarifeleri kabul edilecektir,

ü  Türk limanlarında kabotaj hakkı sağlanması ve demiryolu, limanlar ile diğer ulaşım altyapısı geliştirilecektir,

ü  İç gümrükler kaldırılacak, koruyucu gümrük tarifeleri kabul edilecektir. (Yavi, 2001: 282-283)

Yukarıda bazı kararları verilen İzmir İktisat Kongresi kararlarından da anlaşılacağı üzere bu dönemdeki ekonomi politikaları daha çok serbest piyasa anlayışı üzerine kurulmuştur. Yabancı sermayenin gelmesi ise alınan kararlara karşın pek mümkün olmamıştır. Çünkü bu dönemdeki sermaye hareketlerindeki uluslararası kısıtlamalar ve küreselleşmenin günümüzdeki kadar etkili olmaması yabancı sermayenin ve yatırımların sınırlı kalmasına yol açmıştır. (Hiç, 1998: 3286).


 

1.2 İş Bankasının kurulması

Türkiye İş Bankası 26 Ağustos 1924 yılında Atatürk'ün direktifleriyle İzmir Birinci İktisat Kongresi'nde alınan kararlar doğrultusunda 26 Ağustos 1924 tarihinde kuruldu. İş Bankası ilk Genel Müdürü Celal Bayar'ın liderliğinde 2 şube ve 37 personel ile hizmete başladı. İş Bankası 1 milyon TL'lik nominal sermaye ile kuruldu. Bu sermayenin fiilen ödenen 250 bin TL'lik bölümü ise bizzat Atatürk tarafından karşılandı.

Türkiye'de tüm bankacılık işlemlerini gerçekleştirmek, sınai gelişmeyi başlatmak, ulusal tasarrufları harekete geçirmek, temel ekonomik atılımları finanse etmek ve kredi ihtiyaçlarını karşılamak, yeni kurulan bir ülke için yaşamsal önemde etkinliklerdi.

İş Bankası serbest piyasa anlayışı doğrultusunda kamu kaynakları kullanmadan özel girişimle kurulmuş bir banka olarak ön plana çıkmaktaydı. İzmir İktisat Kongresinde alınan kararların en belirgin yansıması olarak nitelenebilecek bu kuruluş hem cumhuriyetin kuruluş döneminde hem de sonrasında birçok ekonomik atılıma öncülük etmesi bakımından önem arz etmektedir.

1.3 Lozan’ın Ekonomik Maddeleri

Lozan Barış antlaşması modern Türk devletinin kuruluş vesikası olmasının yanı sıra ekonomik bakımdan da tam bağımsızlığının dünyaya ilanıdır. Şüphesiz tam bağımsızlık anlamında kapitülasyonların kaldırılması önemli bir yol ayrımını ifade eder. Kapitülasyonlar ilk olarak Kanuni zamanında Fransa’ya siyasi amaçla verilen fakat sonrasında tüm Avrupa ülkelerine sağlanan ve ekonomiyi bir bütün olarak Pazar konumuna düşüren imtiyazladır.

Kapitülasyonların kaldırılması büyük bir başarı olarak görünmesine rağmen bu antlaşma ile Osmanlı borçlarının büyük bir bölümü Türkiye Cumhuriyeti tarafından devralınmıştır. Lozan’ın öngördüğü sınırlar dikkate alınarak Osmanlı borcu, Türkiye Cumhuriyeti ile imparatorluğun topraklarını paylaşan diğer devletler arasında dağıtılmıştır (Boratav, 1998:32).

1.4 Vergi Düzenlemeleri ve Millileştirme Hamleleri

1926 yılında Osmanlı İmparatorluğu’ndan intikal eden vergilerden temettü ve harp vergisi kaldırılmıştır. Ayrıca Osmanlı’dan kalan 1925 yılında yürürlükten kaldırılması önemli bir adım olarak nitelendirilebilir(Korkmaz, 1998: 3414).

Bu dönemde aşar vergisinin kaldırılmasından kaynaklı gelir kayıplarının önüne geçmek için önemli devletleştirme adımları atılmıştır. Bunlardan en dikkat çekenleri ispirto, kibrit, şeker gibi temel mamullerin devletleşitirilmesi yönünde karar alınmasıdır. Osmanlı döneminde devlete ait olan bu tekeller 1925 yılında kurulan Sanayi ve Maadin Bankası tarafından devralınmıştır (Aktan, 1998: 34).

1.5 Teşvik-i Sanayi Kanunu

            İktisadi açıdan kalkınma yolunda en önemli kilit noktalardan birisi yerli ve milli sanayi hamlesinin yapılmasıdır. Atatürk cumhuriyetin ilanından sonra bu amaçla bir çok adım atmış yerli üretimin güçlenmesi adına birçok yeniliği hayata geçirmiştir. İlkin 1913 yılında çıkan Teşvik-i Sanayi Kanunu revize edilerek 1927 yılında yeni bir çalışma hazırlanmıştır. Yeni çalışmayla yerli sanayi sektörüne ucuz devlet arazisi tahsisi, çeşitli vergi muafiyetleri, taşıma indirimleri gibi teşvikler ve muafiyetler getirilerek sermaye birikimine destek verilmiştir (Çoşkun, 2003:75).

1.6 Ulaşım ve Altyapı Yatırımları

            Ekonomik aktivitenin güçlü ve sürekli bir hale gelmesinde sağlam bir ulaşım altyapısı önem arz etmektedir. Cumhuriyet öncesi yabancı kuruluş ve devletlerin kontrolünde bulunan ulusal ulaşım ağı 1924 yılından itibaren devlet kontrolüne alınmaya başlamıştır. Devlet demir yolları devletleştirilmiş 1927 yılında ise Devlet Demiryolları ve Limanları İdare-i Umumiyesi kurulmuştur. Ulaştırma alanında yapılan diğer

Osmanlı devleti döneminde birçok limanın işletilmesi yabancıların elindeydi. 1926 yılında Kabotaj Kanunu çıkartılmış buna istinaden Türk deniz ticaretinin ve taşımacılığının gelişimi sağlanmıştır. Ayrıca havacılık alanında da gelişmeler yaşanmış 1926 yılında Kayseri’de uçak fabrikası açılmıştır (Coşkun, 2003: 74).

1923-1929 yılları arasında Türkiye koşullarına uygun kooperatif ve diğer hukuk düzenlemeleri üzerinde durulmuştur. Tarımsal kredi kooperatifleri için 1924’te İtibar-ı Zirai Birlikler Kanunu çıkarılmıştır. Bu kanun 1929’da geliştirilerek Zirai Kredi Kooperatifleri Kanununa çevrilmiştir (Çıkın, 2003: 28)

 

2.     1929-1939 Arası Planlı Kalkınma ve Devletçilik Uygulamaları

Cumhuriyet’in ilanı ile uygulamaya çalışılan liberal piyasacı ekonomi modeli birçok açıdan istenilen sonucu verememiştir. Yerleşik bir sermaye birikimimin olmaması, kapitalist bir tüccar sınıfının eksikliği, savaş sonrası ortaya çıkan üretken işgücünün olmaması gibi birçok unsur serbest piyasa sisteminin tam anlamda etkinliğinin oluşmasına engel olmuştur.

Bu dönemde özel girişimin yeterli sonuç vermemesi nedeni ile devletin önayak olduğu bir ekonomi politikasının izlendiği görülmektedir. Buna göre 1930’lu yıllarda Türkiye’de izlenen devletçi ekonomi politikalarının şekillenmesinde aşağıdaki faktörlerin etkili olduğunu söylemek mümkündür (Parasız, 1998: 29):

• 1923-1929 yıları arasında izlenen liberal ekonomi politikalarından arzulanan sonuç elde edilememesi,

• 1929 Büyük Dünya Bunalımının dünya ölçeğinde tüm ekonomileri olumsuz etkilemesi,

• SSCB’de uygulanmakta olan planlı ekonomi politikalarının ilk sonuçlarının başarılı olması,

• Klasik ekonomi politikalarının 1929 bunalımına çözüm üretememesi üzerine devletin ekonomiye müdahalesini savunan görüşlerin popülerlik kazanması.

Yukarıda özetlenen durumlar ile birlikte Türkiye ekonomisinde ortaya çıkan tıkanıklığın önüne geçebilmek için paradigma değişimine giderek devletçilik ilkesi yönünde bir politika izlenmiştir.

Türkiye’de uygulanan devletçilik sosyalist bir anlayıştan ziyade piyasanın yeterli olmadığı alanlarda devletin piyasaya müdahale ederek yön vermesi gerektiğini savunan bir anlayışı ifade eder.

            Atatürk’ün 1933 yılında açıkladığı devletçilik rejimi aşağıdaki ilkeleri içermekteydi:

ü Özel teşebbüs herhangi bir alanda yeterince uzmanlaştığı takdirde o sektör kamudan özel teşebbüse devredilecektir.

ü  Devlet teşebbüsleri esas itibariyle sanayi sektörü için söz konusu olacaktır. Özel girişimi ve devlet teşebbüslerini finansal bakımdan desteklemek üzere devlet tarafından bankalar kurulacaktır.

ü  Tarımda devletin rolü olmayacaktır. Devlet tarımda araştırma amacıyla çiftlikler kuracak ve çiftçilere teknoloji aktaracaktır.

ü  Özel teşebbüs esastır. Ancak özel teşebbüsün ele alamadığı sektör devlet yatırımlarıyla sağlanacaktır. (Hiç, 1998:3287-3288)

Devletçi ekonomi politikasının birisi devlet işletmeciliği, diğeri de; ekonomik hayatın fiyat mekanizmasını, dış ticareti ve benzeri makroekonomik parametreleri denetleme yoluyla düzenlemeye çalışması gibi iki şekilde yürütüldüğü anlaşılmaktadır (Özyurt, 1981:132).

1929 yılında dünya çapında bütün ülkeleri etkileyen ekonomik kriz mevcut iktisat paradigmasının kökten bir değişimine yol açmıştır. O döneme kadar piyasacı bir bakış anlayışıyla bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler görüşü çerçevesinde piyasanın krizi kendiliğinden çözeceği ve ortadan kaldıracağı anlayışı hakimken 1929 yılında ortaya çıkan kriz ile bu durum ortadan kaybolmuştur.

ABD’de başlayan kriz bütün dünyaya yayılmış ve dünya çapında çok büyük bir ekonomik depresyon hakim olmuştur. Ekonomiler küçülmüş, işsizlik tavan yapmış, ülkeler iflas konumuna gelmiştir.

Bu dönemde Avrupa ülkeleri de çok ciddi ekonomik sorunlarla karşılaşmış hatta Almanya’da hiperenflasyon[2] ortaya çıkmıştır.

Türkiye ekonomisinde bu dönemde uygulamaya çalışılan piyasa odaklı liberal ekonomik paradigma uygulanabilirliğini kaybetmiştir.

1929 Krizi o kadar büyük çapta bir krizdir ki etkisi yaklaşık 10 yıl boyunca dünya ekonomilerini etkilemiş küresel anlamda toparlanma ancak Keynes tarafından etkin devlet mekanizmasının savunulduğu çalışma sonrası toparlanmaya başlamıştır.

Bu dönem aralığında küresel ekonomiler krizi en şiddetli bir şekilde yaşarken planlamacı sosyalist paradigmanın işler olduğu Sovyetler Birliği rekor büyümeler sergileyerek dikkati üzerine çekmiştir.

Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisine entegrasyon seviyesinin nisbi düşüklüğü, ihracatın sadece tarım ürünlerine dayanmayıp çeşitli sektörleri de içermesi, Türkiye’nin kendi kendine yeten bir ekonomiye sahip olmasıdır (Başkaya, 2004: 74). Türkiye Cumhuriyeti 1930 yılı başında Büyük Dünya Bunalımına karşı bazı önlemler almıştır. Bu önlemler iki amaca yöneliktir (Kepenek ve Yentürk, 2001: 67): 4

• Kamu harcamalarını kamu gelirlerine uygun olarak dengelemek

• İthalata sınırlamalar getirerek, dış ticaretin açık değil fazla vermesini sağlamak.

 

2.1 Kalkınma Planları Dönemi

 

1929 Krizi gölgesinde Türkiye ekonomisi dünya üzerinde planlamacı ekonomi uygulamalarına geçen ikinci ülke konumundadır.

Bu dönemde ekonomide ciddi dönüşümler yaşanmış olup bunlardan önemli olanları şu şekilde sıralanabilir.

1930 yılında Merkez Bankasının kurulması ve Türk Lirasının Kıymet Kanununun çıkarılması. Osmanlı döneminde piyasada dolaşımda bulunan paranın kontrolü yabancı devletlerin kontrolü altında bulunmaktaydı. Özellikle İngiltere ve Fransa kontrolündeki Osmanlı bankası Osmanlı parasının değerini ve miktarını istediği şekilde belirleme gücüne sahipti. Merkez Bankasının kurulması ile birlikte bu güç Türkiye Cumhuriyetine ait olmuş, senyoraj[3] geliri elde etme olanağı ortaya çıkmıştır.

Bankacılık anlamında bir diğer önemli kuruluş 1933 yılında kurulan Sümerbank ve İller Bankasıdır. Sümerbank aracılığı ile yerli ve milli dokuma tekstil, maden vb. sektörler desteklenmesi amaçlanmış, İller Bankası ile de yerel yönetimlerin güçlendirilmesi amaçlanmıştır.

1930-1939 yılları arasında devletçilik politikalarının uygulanma nedenleri;

ü  Sanayinin yetersiz olması ve tarımda geri kalınmış olması

ü  Özel sektörün sanayiyi geliştirebilecek sermayeye sahip olmaması

ü  Özel sektör girişimcilerin sanayiyi geliştirmesi için yeterli bilgi ve donanıma sahip olmamaları

ü  1929 Büyük Buhran’ın oluşturduğu olumsuzlukların ardından Keynesyen görüşün kabul görmesi

ü  Daha önce izlenen liberal politikalar ile sanayileşme ve kalkınmanın başarısızlığı uğraması

ü  Sovyetler Birliği’nde uygulanan planlı devlet ekonomisinin başarılı olması gibi unsurlar ön plana çıkmaktadır.

 

Devletçilik uygulamaları, en belirgin sekliyle 1932 yılı ile başlar. 1932 Temmuz’unda meclise sunulan ve devlete iktisadî konularda müdahale yetkisi veren sekiz kanun devletçi iktisat politikalarının başlangıcı kabul edilmektedir.(Boratav: 1974,110)

 

2.2. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (1934-1939)

 

1934-1938 yılları arasında uygulanan bu plan ile toprak reformu yapılarak tarıma teşvik sağlanmış ayrıca hammaddesi yurtiçinde bulunan malları işleyecek sanayi kuruluşları ile devletçe finanse edilmesi mümkün olan kuruluşların kurulmasına öncelik verilmiştir. Bu planın başlıca amaçları şu şekilde ifade etmek mümkündür;

ü  Sanayileşme için ihtiyaç duyulan nitelikli işgücünün yetiştirilmesini çalışmalarına hız vermek,

ü  Sınai üretim tesislerini faaliyete geçirmek,

ü  Bu tesislerin hammadde temininde sorun yaşamaması için kuruluş yerlerini uygun seçmek

ü  İthal edilen tüketim mallarında üretici pozisyonuna geçmek için çalışma yapmak birinci beş yıllık kalkınma planının ana unsurlarını oluşturmaktadır.

 

Birinci beş yıllık kalkınma planı Türkiye ekonomisinde oldukça fazla yatırımın yapıldığı ve temel altyapı hizmetlerinin faaliyete geçtiği bir dönem olarak ön plana çıkmaktadır.

Birinci beş yıllık kalkınma planının uygulandığı 1934 ile 1938 yılları arasında Türkiye ekonomisi % 6 gibi oldukça yüksek büyüme performansı yakalanmıştır. Bu dönemde diğer ülkeler ekonomik krizle boğuşup işsizlik oranları tavan yaparken Türkiye ekonomisinin yakaladığı bu başarı önem arz etmektedir.

Birinci beş yıllık kalkınma planı döneminde hayata geçirilen belli başlı kuruluşlar ve uygulamalar şu şekilde sıralanabilir:

ü  Tekstil, kendir kesen, demir-çelik, porselen-çini, kağıt, şeker ve gül sanayileri gibi sektörler faaliyete başlamıştır.

ü  Bu dönemde 1934 yılında Bakırköy Bez Fabrikası, Keçiborlu Kükürt Fabrikası, 1935’te Kayseri Bez Fabrikası, Paşabahçe Cam Fabrikası, kurulmuştur.

ü   Zonguldak Türk Antrasit Fabrikası, 1936’da İzmit Birinci Kağıt Fabrikası, Çubuk Barajı inşaa edilerek faaliyete başlamıştır.

ü  1937’de Nazilli Basma Fabrikası ile Ereğli Bez Fabrikası, 1938’de Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası ve Divriği Demir Madeni İşletmesi açılmıştır.

ü  Ayrıca İstatistik Genel Müdürlüğü (1930), Tekel Genel Müdürlüğü (1931), PTT Genel Müdürlüğü (1933), Hava Yolları İşletmesi (1933),

ü  Türkiye Şeker Fabrikaları Genel Müdürlüğü (1935), Maden Tetkik Arama Enstitüsü (1935), Elektrik İşleri Etüd İdaresi (1935), Tapu Kadastro Umum Müdürlüğü (1936), Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü (1937) (Coşkun,2003:76). bu dönemde hayata geçirilen önemli uygulamalar olarak ön plana çıkmaktadır.

Birinci beş yıllık kalkınma planının uygulandığı bu dönemde devletin normal gelirlerinin önemli bir bölümü devlet tekellerinden ve hükümet hizmetleri karşılığı elde edilen gelirlerden oluşmuştur. Devlet para basma yolunu tercih etmediği için vergileri ve tekel gelirlerini artırarak kamu harcamalarını karşılamaya ve bütçenin denkliğini sağlamaya çalışmıştır.

TCMB kaynaklarına ise kısa vadeli avanslar dışında başvurulmamıştır. Sıkı para ve denk bütçe politikalarının sürdürülmesi çabaları sonucu ülkede enflasyonist bir baskı ortaya çıkmamıştır. Yıllık fiyat artışı ortalama %5‟in altında kalmıştır.(Boratav: 1974;112)

 

3.     Sonuç ve Değerlendirme

 

1923 yılında cumhuriyetin hayata geçirilmesiyle birlikte Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’ün önderliğinde her anlamda bir değişim ve dönüşüm sürecine girmiştir. Bu değişim ve dönüşümlerden en önemlisi şüphesiz tam bağımsızlık yolunda ekonomik bağımsızlığın sağlanması çalışmalarıdır. Bu amaç ve gayeyle toplanan İzmir İktisat Kongresi daha cumhuriyet ilan edilmeden toplanmış ve savaş ortamı bitmemiş olmasına karşın yapılmasıyla ekonomik devrimlerin ne kadar önemli olduğunu gözler önüne sermektedir.

1929 yılına kadar uygulanan ekonomi politikalarının temel özelliği piyasa ekonomisine göre şekillenen ve daha çok özel sektörün ön planda olduğu devletin çok fazla faaliyette bulunmadığı bir dönem olarak ön plana çıkar. Her ne kadar özel kesim ağırlıklı bir amaçla hareket edilse de savaştan yeni çıkılması ve yerleşik bir sermaye sınıfının olmaması gibi durumlar istenilen sonucun alınmasına engel olmuştur.

1929 yılında yaşanan Dünya Krizi ise bu dönemde uygulanan ekonomi politikalarını büyük bir dönüşüme uğratmıştır. Devletçi iktisat politikalarının yoğun olarak uygulandığı 1929-1939 döneminde; özellikle madencilik, ulaştırma gibi yoğun sermaye gerektiren sanayi dalları ve alt yapı alanında yatırımlar yapılarak, temel sanayinin kurulması yönünde kayda değer gelişmeler sağlanmıştır. Devletçi iktisat politikaları doğrultusunda, yabancı sermayenin elinde bulunan özellikle alt yapı yatırımlarının millîleştirilmesi yoluna gidilmiştir.

Oldukça iyi sonuçların alındığı bu dönemde tarımdan sanayiye madenden tekstile bankacılıktan demiryollarına birçok ana faaliyet alanında altyapı yatırımları tamamlanmış devletin kurumsal temelleri yerine oturarak gelecek dönemlere önemli bir miras bırakmıştır. Atatürk’ün devletçilik uygulamasıyla sağlanan bu kazanımlar hiçbir dönem piyasası dışlamamış piyasa ile birlikte devletinde eksik kısımları tamamladığı bir ekonomi modeli olan karma ekonomi sistemini dünya ülkeleri arasında uygulayan ilk ülke olma konumuna yükseltmiştir.
Kaynakça

AKGÖNÜL, Hüseyin. (2001), “Atatürk Dönemi’nin Para Politikası”, Afyon Kocatepe Üniversitesi İİBF Dergisi, Cilt II, Sayı:2,ss:117-125. Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı:160, Ocak-Şubat, ss.111-132.

AKTAN, Okan H. (1998), “Atatürk’ün Ekonomi Politikası: Ulusal Bağımsızlık ve Ekonomik Bağımsızlık”, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Cumhuriyetimizin 75.Yılı Özel Sayısı, ss.29-36.

ALTIPARMAK, Aytekin. (2002), “Türkiye’de Devletçilik Döneminde Özel Sektör Sanayiin Gelişimi”, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı:13, ss.35-59.

BAŞKAYA, Fikret. (2004), Devletçilikten 24 Ocak Kararlarına Türkiye Ekonomisinde İki Bunalım Dönemi, Özgür Üniversite Yayınları, 2. Baskı, Ankara.

BORATAV, Korkut. (1974), Türkiye İktisat Tarihi 1908-1985, Gerçek Yayınevi, 6. Baskı, İstanbul.

ÇIKIN, Ayhan. (2003), “Atatürk Dönemi Ekonomi Politikaları ve Kooperatifçilik”, YAR Müdafaa-i Hukuk Dergisi, Sayı:62, Kasım ss.25-32.

COŞKUN, Ali. (2003), “Cumhuriyetin İlk Yıllarında Türkiye Ekonomisi”, Atatürkçü Düşünce Dergisi, Sayı:4, Kasım, ss.72-77

HİÇ, Mükerrem. (1998), “Atatürk ve Ekonomik Rejim, Devletçilikten Günümüzde Piyasa Ekonomisine”, Yeni Türkiye Dergisi, Sayı:23-24, Cumhuriyet Özel Sayısı V, ss.3285-3292.

KAL’A, Ahmet. (1998), “Cumhuriyet Ekonomisinde İlk Dönem Gelişmeler (1923-1939)”, Yeni Türkiye Dergisi, Sayı:23-24, Cumhuriyet Özel Sayısı V, ss.3305- 3311.266

KEPENEK, Yakup ve YENTÜRK, Nurhan. (2001), Türkiye Ekonomisi, 12. Basım, Remzi Kitabevi, İstanbul.

OĞUZ, Fırat ve BAYAR, Fırat. (2003), “1923-2003 Türkiye Ekonomisi”, Hazine Dergisi, Cumhuriyetin 80. Yıl Özel Sayısı, Aralık, ss:3-40.

ÖZYURT, Hasan. (1981), “Atatürk’ün İktisadi Görüşleri ve Uygulamaları”, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı:13, Ağustos, ss:125-138.

PAÇACI, Cihan. (1998), “Cumhuriyet Döneminde Türk Bankacılık Sektörü”, Yeni Türkiye Dergisi, Sayı:23-24, Cumhuriyet Özel Sayısı V, ss.3398-3406.

PARASIZ, İlker. (1998), Türkiye Ekonomisi, 1923’den Günümüze İktisat ve İstikrar Politikaları, Ezgi Kitabevi Yayınları, Bursa.

SEMİZ, Yaşar. (1996), Atatürk Döneminin İktisadi Politikası –Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti-, Saray Kitabevi, Konya

SEVGİ, Cezmi. (1994), Sanayileşme Sürecinde Türkiye ve Sanayi Kuruluşlarının Alansal Dağılımı, Beta Basım Yayın Dağıtım, İstanbul.



[1] Duyun-u Umumiye: (Düyun-u Umumiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi), Osmanlı İmparatorluğu’nun dış borçlarını ödemesi için 1881’de 2. Abdülhamit döneminde kurulan kurumdur.

[2] Hiperenflasyon, enflasyonun yılda yüzde 200 sınırını aştığı anlardaki halidir. Dörtnala enflasyon olarak da adlandırılır. Paranın değerinin yitirdiği en şiddetli enflasyon biçimidir.

[3] Senyoraj: Para basma yetkisini elinde tutan kurumun, bu yetkisi dolayısıyla para basarak elde ettiği reel gelirdir. Para stokundaki değişimin fiyatlar genel seviyesine oranı ile ifade edilir. Enflasyonun sadece para miktarındaki artışından kaynaklanması durumunda, senyoraj ve enflasyon vergisi birbirine eşit olur. (Seigniorage)

Senyoraj veya sinyoraj, paranın üretim maliyeti ile üzerinde yazılı değer arasındaki farktır.

Senyoraj geliri, devletin para basmak suretiyle elde ettiği gelirdir. 

4 Mart 2021 Perşembe

DÜNDEN BUGÜNE KALKINMA İKTİSADI

 

 


Büyük Kriz Sonrası Kalkınma İktisadında Genel Görünüm

 

1929 yılında yaşanan Büyük Buhran sonucu piyasanın egemenliğine dayanan hâkim liberal görüş etkisini yitirerek yerini daha çok devlet müdahalesinin ön plana çıktığı Keynesyen düşünce almıştır. Bu dönemde Keynesyen müdahaleci politikaların da etkisiyle devlet piyasada belirleyici bir aktör olarak ön plana çıkmıştır. 1930’lu yıllar boyunca hemen hemen bütün dünyada etkisini gösteren planlı kalkınma modelleri bu duruma örnek teşkil etmektedir. 2. Dünya savaşının etkisi ile geçen 1940’lı yılların ikinci yarısından itibaren bu durum daha da pekişmiş ve kalkınma iktisadı devlet egemenliğinde altın yıllarını yaşamıştır. Savaş sonrası küresel ekonomik yönetişim mimarisinin üzerine oturduğu Bretton Woods kurumsal rejimi de Keynesyen talep yönetimi politikaları üzerinden ekonomik büyümeyi hızlandırmayı hedefleyen yönetişim çerçevesi ile ulusal karar alıcıların büyüme ve yapısal dönüşüm amaçlarına yönelik merkeziyetçi girişimleri için uygun bir uluslararası zemin oluşturmuştur. Küresel kalkınma kuramı açısından savaş sonrası dönemin temel sorunu, “serbest” piyasa ekonomileri ve özel girişim dinamiklerini harekete geçirme hedefi ile devletin ekonomik ve sosyal kalkınmayı koordine edici başat bir aktör olarak oynayacağı rol arasında anlamlı bir dengenin nasıl kurulabileceği konusuna odaklanmıştır.

1950’lerden itibaren kalkınma düşüncesinin evrimi içinde devlet mekanizmasının proaktif rolü ekonomik planlama ya da koordinasyon temelinde bir veri olarak kabul edilmiştir. “Kalkınmanın başlıca amacı ekonomik büyüme, başlıca aktörü devlet kurumları, başlıca araçları ise makroekonomik politika araçlarıdır” (Leys, 1996:7). ifadesi savaş sonrası dönemin merkeziyetçi/müdahaleci sayılabilecek başat kalkınma zihniyetinin temel karakterini veciz bir şekilde ortaya koymaktadır.

Küresel kalkınma paradigmasının 1950’li ve 60’lı yıllardaki evrimine damgasını vuran başat yaklaşım olarak öne çıkan “yapısalcılık” ise esas itibarıyla dekolonizasyon sürecinde bağımsızlığını kazanan ülkelerdeki piyasa şartlarına duyulan güvensizlik ile Soğuk Savaş ortamında siyasi otoriteleri sosyoekonomik süreçler üzerinde kontrol edici konumda tutmak isteyen müdahaleci ekonomi politik yaklaşımın bir sentezi olarak formüle edilmişti. Bu yıllarda ön plana çıkan kalkınma stratejisi daha çok devlet eliyle uygulanan ithal ikameci sanayileşme stratejisine dayanmaktaydı. İthal ikameciliğinin uzun dönemler boyunca devam ettirilmesi, milliyetçi ulus-inşası projelerince vaat edilen “üniter toplum” oluşturma girişiminin ulusal bir işgücü piyasası ile yerel sanayinin ürettiği sanayi mallarını satın alacak güçte talep oluşturacak ulusal bir tüketici ağı ile desteklenmesini zorunlu kılmaktaydı.

Brezilya gibi Latin Amerika ülkeleri ve Türkiye olmak üzere pek çok ülkenin ithal ikamesine dayalı korumacı rejimlerle yakaladıkları hızlı ekonomik büyüme ivmesi, bu büyümeye koşut olarak ulusal gelir dağılımındaki eşitsizliklerin hızla artmasına ve kronik yoksulluğun yaygınlaşmasına sebep olarak derin bir hayal kırıklığına yol açmıştı.

Buna karşın, kamu otoritelerinin aktif ve stratejik önderliğinde dinamik bir kamu-özel sektör sinerjisi oluşturan ve dünya piyasalarına daha erken dönemde entegre olarak “alternatif” dış ticaret ve sınaî dönüşüm politikalarının başarılı kalkınma performanslarına katkısını ispatlayan Güney Kore ve Tayvan gibi ülkelerin tecrübeleri ithal ikamesi rejimlerinin gerek akademik gerekse uygulama alanındaki kredibilitesini önemli ölçüde azaltan bir etki icra edeceklerdi.

 

Neoliberal Küreselleşme Bağlamında Kalkınma İktisadının Değişimi

            1970’li yıllar iktisat literatüründe Keynesyen birikim ve büyüme modelinin temellerinden sarsıldığı dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu dönemde yaşanan Petrol Krizleri ve beraberinde getirdiği “stagflasyon” oldukça revaçta olan Philips eğrisi yaklaşımının iflasını beraberinde getirmiştir. Yükselen petrol fiyatları dolayısıyla OPEC ülkelerinin ellerinde biriken kredi kaynaklarından istifade eden bir grup gelişmekte olan ülkenin siyasi elitlerinin olumsuz uluslararası koşullara rağmen ulusal kalkınma projelerini hız kesmeden devam ettirme gayretleri uluslararası borç krizi ile birlikte katastrofik bir sonla neticelendi.

            Yaşanan bu ve benzeri gelişmelerin neticesinde 1970’li yılların sonu ve özellikle 80’li yıllardan itibaren Neoliberal politikalar sosyal bilimlerin her alanında özellikle de ekonomik anlamda etkin olmaya başlamıştır.  Söz konusu bu politikalar özünde bireyciliğe dayanan, piyasa liberizasyonunun ön planda olduğu ve devleti küçültmeye dönük çalışmalara odaklanan politikalardır. Neo-Keynesyen uzlaşıyı teorik ve pratik olarak tedavülden kaldırmak üzere yola çıkan ve ABD yönetimi ile uluslararası ekonomik kuruluşların zımni desteğine sahip olan neoliberal “karşı devrim”, sadece ithal ikameci sanayileşme ya da finansal kısıtlamalara dayalı müdahaleci stratejilere karşı çıkmakla kalmayıp devlet mekanizmasının legal ve fiziki altyapı oluşturma dışında sosyoekonomik süreçlerin dışında bırakılacağı apolitik bir kalkınma çerçevesi oluşturma hedefine kilitlenmişti (Colclough ve Manor, 2000: 75).

            Bu dönemde özellikle Dünya Bankası ve IMF başta olmak üzere ulus üstü kuruluşlar ve bunların önerdiği ekonomi politikaları az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri önemli şekilde etkilemiştir. Bu bağlamda kalkınma iktisadının ekseni devletten piyasaya doğru kaymıştır. Gelişmiş batı ekonomileri bu dönemde IMF ve Dünya Bankası aracılığı ile az gelişmiş ülkelere dışa açılmacı liberal politikaları önermiş bu durum ise söz konusu bu ülkelerin rekabet yapısını iyice kötüleştirerek sosyal refah anlamında yoksulluğun ve sömürünün artmasına yol açmıştır.

            Sosyoekonomik kalkınma ve yapısal dönüşüm için devlet müdahalesini önemseyen her türlü yaklaşımı temelden sorgulayan neoliberalizmin öncüleri daha sonraları özellikle Dünya Bankası’nın yoğunlaşacağı “fakirliğin azaltılması” ya da sosyal adaletin sağlanması gibi bölüşüm kaygılarından ziyade sanayileşmiş ülkelerin öncelikleri doğrultusunda hızlı ekonomik büyümeyi önceleyen bir yaklaşımı benimsemişlerdi. Fakat bu süreçte Uluslararası Para Fonu (IMF)-Dünya Bankası destekli istikrar ve yapısal uyum programlarının uygulayıcıları pek çok ülkede kendi kurguladıkları tarzda ideal piyasa yapılarının bulunmadığı gerçeği ile yüzleşerek hayal kırıklığına uğradılar. Neoliberal paradigmanın hayata geçirilmesinde başlıca stratejik rolü oynaması umulan piyasa mekanizma ve aktörlerinin eksikliği bu yaklaşımın ideolojik ön kabuller dolayısıyla gözden kaçırılan çok temel bir zayıflığını da ortaya çıkarmış oldu.

            1980’lerin başından itibaren sonraları “Washington Uzlaşısı” olarak kristalize olacak bir sosyoekonomik yönetim gündeminin oluşum sürecinde Dünya Bankası’nın gelişmekte olan ülkelerde küresel sermaye ve Batılı siyasi güçler lehine kökten bir dönüşüm hareketinin öncüsü olarak IMF ve diğer uluslararası ekonomik kuruluşlar ile kurduğu işbirliğinin gittikçe yoğunlaştığı görüldü. Seri biçimde hazırlanan yapısal uyum ve istikrar programlarının teknik hazırlık ve uygulama takibi safhalarında tipik olarak IMF daha ön planda görünür ve bu doğrultuda uluslararası kamuoyunda oluşan eleştirilerin çoğunu göğüslerken ilgi alanlarını ödemeler dengesi ve bütçe parametreleri gibi daha makro ve orta vadeli unsurlar üzerinde yoğunlaştırmaktaydı. Oysa Dünya Bankası, bir taraftan kökten piyasacı neoliberal değişim programlarını “insani bir çehreye” büründürme gayreti içinde küresel bir kalkınma paradigmasının meşruiyet zeminini hazırlamaya çalışırken, diğer taraftan dış ticaretin serbestleştirilmesi, uluslararası finansal hareketlerin liberalizasyonu, özelleştirme, işgücü piyasalarının esnekleştirilmesi ve kamu yatırımlarının azaltılması gibi öncelikler ışığında yapısal dönüşüm meselelerine artan bir oranda müdahil olmakta ve siyasi aktörler üzerinde baskı kurmaktaydı (Rodrik, 1996:56).

Yakın Dönem Politikaları Ekseninde Kalkınma İktisadının Evrimi

            IMF, Dünya Bankası, DTÖ vb. farklı kuruluşların her ne kadar farklı gibi gözükse de aslında benzer politika önermelerini farklı şekilde uygulamaya çalışmaları ile geçen 1970-1990 arası dönem az gelişmiş ülkelerde yaşanan sorunların devam etmesi ve önerilen politikaların başarısızlığa uğraması sonucu yerini başka politikalara bırakmıştır. Bu dönemdeki hakim görüş ise aslında Washington Uzlaşısının başka bir versiyonu olan ancak önermelerinde kısmen de olsa sosyal politikaya değinen Post-Washington Uzlaşısıdır. Bu uzlaşının en dikkat çeken bölümü yönetişim kavramına verilen önemdir. Yerel kalkınmaya öncelik verilmesi gibi hususlar bu uzlaşıda bir diğer dikkat çeken husustur. Bu dönemde önemle üzerinde durulması gereken bir diğer kuruluş ise önceleri GATT olarak bilinen fakat sonradan DTÖ olarak isimlendirilen kuruluştur. Bu kuruluşta diğerleri gibi küreselleşmenin ve neoliberal politikaların savunucularından biri halini almıştır.  

Daha genel bir analiz düzeyinde, 1990 ve 2000 yılları arasında yayımlanan Dünya Kalkınma Raporları ve bunları destekleyen diğer dokümanların küresel kalkınma paradigmasının keskin neoliberal tondaki “Washington uzlaşısından kısmen revize edilmiş “post-Washington uzlaşısına doğru incelikli ve mesafesi iyi ayarlanmış adımlarla yeniden şekillendirilmeye çalışıldığını gözlemlemek zor değildir. Banka’nın temel küresel kalkınma problemleri (1991); kalkınma ve çevre (1992); sağlık yatırımlarının kalkınmayı hızlandırıcı rolü (1993); kalkınma altyapısına yatırım (1994); istihdam sorunları ve kalkınmaya etkileri (1995); planlı kalkınmadan piyasa ekonomisine geçiş (1996); değişen dünyada devletin ekonomik rolü (1997); ve piyasaları desteklemede kurumların önemi (1999) gibi konular etrafında yoğunlaşan bir çalışma gündemi belirlemesi “kapsamlı bir küresel kalkınma çerçevesinin tedrici bir şekilde oluşturulmasını amaçlayan bilinçli bir stratejinin taktik adımlarını oluşturmuşlardır. Öncelikleri noktasında herhangi bir değişikliğe gitmeye gerek görmediler. Dünya Bankası önderliğinde evrensel geçerliliği olan bir “kapsamlı kalkınma çerçevesi” ve bunu besleyen bir entelektüel/akademik küresel kalkınma paradigması oluşturma projesinin en önemli unsurlarından birinin şeffaf, hesap verebilir, piyasa dostu ve görece demokratik-özgürlükçü bir yönetim modelini işaret eden “iyi yönetişim” (good governance) söyleminin bilinçli bir şekilde ön plana çıkarılması olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır.

2002 Dünya Kalkınma Raporu’nda kapsamlı sayılabilecek bir “iyi yönetişim” tanımına ulaşıldığı görülmüştür.  Buna göre:

“Piyasaları destekleyen kurumların çoğu kamu otoriteleri tarafından oluşturulur. Bu kurumsal desteklerin sağlanması sıklıkla “iyi yönetişim” olarak adlandırılmaktadır. İyi yönetişim bununla birlikte piyasa ilişkilerinin temel unsuru olan mülkiyet haklarının oluşturulması ve korunmasını... piyasa mekanizması ile birlikte çalışarak rekabet şartlarını iyileştirecek bir denetim rejimini, ...istikrarlı büyümeyi sağlayacak makroekonomik politikaları... ve politika meşruiyeti ile kurumsal yapıların prestijini zedeleyen rüşvet ve kokuşmuşluğun önüne geçilmesini içerir.” (Dünya Bankası 2002: 99).

Daha somut şekilde ifade etmemiz gerekirse bu dönemde kalkınma paradigmasının değişim ekseni daha çok devlete yüklenen misyon bazında gerçekleşmiştir. Bu değişim ise özetle şu başlıklar altında incelenebilir (Konukman, 2005:4).

·      Küreselleşme ve neoliberal politikaların da etkisiyle bu dönemde devlet piyasadan çekilecek KİT ve benzeri piyasaya müdahale araçları sınırlandırılarak minimal devlet anlayışına geçilecektir.

·  Benzer şekilde de kamu bütçesi aracılığıyla devletin piyasada bir aktör olmasının önüne geçilerek bütçe açıklarına tolerans gösterilmeyecek sıkı para ve maliye politikası ile daha fazla faiz dışı fazla vermeye yönelik politikalar hayata geçirilecektir.

·      Deregülasyon vazifesi devletten alınıp piyasaya verilecektir.


 

Sonuç

            Kalkınma iktisadı 20.yy’da önemli değişim ve dönüşüm geçirmiştir. Bu değişimler iktisattaki gelişmelere paralel olarak gelişim göstermiştir. Söz gelimi 1929 yılında yaşanan Büyük Kriz ya da daha bilinen adıyla Büyük Buhran kalkınma iktisadını ekonomi literatüründe ön plana çıkararak devletçi politikalar yardımıyla bir kalkınma hamlesine girişilmesine yol açmıştır. 1930’lu yıllarda başlayan bu süreç 2.Dünya savaşından sonra altın çağını yaşamış ve Keynesyen ekonomik model öncülüğünde etkinliğini arttırmıştır. Ancak bir krizle etkili olmaya başlayan devletçi politikalar yine bir krizle sorgulanmaya başlamış ve 1970’li yıllarda devletçi politikalar yerini piyasa hâkimiyetini esas alan neoliberal politikalara bırakmaya başlamıştır. Bu dönemden itibaren özellikle uluslararası kuruluşların da etkisiyle dünya çapında bir küreselleşme dalgası hâkim olmuş bu hâkimiyet ekonomileri gelişmiş ve az gelişmiş olarak kategorize etmeye başlamıştır. Kalkınma iktisadı anlamında literatür ise bu gelişmelere paralel olarak gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere önerilen politikalar bağlamında bir seyir izlemiştir.

            1990’lı yıllar bu bağlamda önemli bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkar. Bu dönemde özellikle Washington uzlaşısı temelinde devletin iyice piyasadan çekilerek özel sektörün ve ulus üstü kuruluşların hâkimiyetini esas alan bir liberizasyon süreci hız kazanmıştır. Bu dönemin bir başka özelliği ise her türlü finansal sermaye hareketinin önünün açılmasına yönelik olarak uygulanan politikalar ile ön plana çıkmaktadır. Ayrıca deregülasyon olarak nitelendirilen piyasaya her türlü müdahale minimize edilmeye çalışılmıştır.            

            Ancak dikkat edilmesi gereken önemli bir husus şudur ki her ne kadar kalkınma için politikalar önerilse ve çalışmalar yapılsa da bunlardan hiçbirinde yoksulluğu ortadan kaldırmak gibi bir amaç olmamış bilakis yoksulluğun azaltılması amaçlanmıştır. Bir başka ifade ile sosyal kalkınma alanında yapılan uygulamalardan hiçbiri bir hak ve gereklilik olarak değil aksine sadaka misali günü kurtarmaya yönelik olarak uygulamaya çalışılmıştır. Şüphesiz bu durumun sonucunda yoksulluk ve az gelişmişlik bir bütün olarak ortadan kalkmamış olumsuz etkileri artarak devam etmiştir.

             Sonuç olarak kalkınma alanında ve devletin bu alandaki varlığına dair şunlar söylenebilir:

·         Kalkınma kavramına gerekli hassasiyet gösterilmeli ve insan odaklı ve sürdürülebilir bir kalkınma programı ülkeler bazında her ülkenin kendi şartlarına göre hayata geçirilmelidir.

·         Bu süreçte uluslararası kuruluşlardan UNTACD, UNİCEF ve ILO gibi kuruluşlar öncülüğünde kalkınma programları oluşturulmalıdır.

·         Uygulanacak bu kalkınma programında küreselleşme unsuru ve neoliberal politikalar belirleyici olmamalıdır.

·         Küreselleşme sürecinin bize öngördüğü ve olmasını arzuladığı minimal değil proaktif stratejilere sahip ekonomik ve sosyal hedeflere sahip bir devlet yapısı sağlanmalıdır.






KAYNAKÇA

Dani RODRIK, “Understanding Economic Policy Reform”, Journal of Economic Literature, Vol: XXXIV, March 1996. s.10.

Dani RODRIK, “Understanding Economic Policy Reform”, Journal of Economic Literature, Vol: XXXIV, March 1996. s.24

DULUPÇU, M. Ali “Sürdürülebilir Kalkınma Politikasına Yönelik Gelişmeler”, DT Dergi, Ocak 2001, s.2.

ICPD or Yavuz Gülin, 2007Gazi Üniversitesi Đktisadi ve Đdari Bilimler Fakültesi Dergisi 9 / 3 . 181 - 196

International Conference Population and Development www.ıcpd.org.

 Konukman, A., Ekmen, S., Başaran, A., Türbedar, E., Özok, M. (2005), ”Uluslararası Kuruluşların                     Kalkınma İdeolojisi: Kalkınmayı Yeniden Düşünmek”, Ekonomik Yaklaşım Bildiriler Kitabı, 105-1

              Leys, C. (1996) The Rise and Fall of Development Theory, Oxford: James Currey

            Lim, J.  (2001), “Thoughts and Proposals on Reviving Development Economics”, UNRISD  meeting                on The Need to Rethink Development Economics, 1-10.

           Nayyar, D. (2006), “Development Through Globalization”, World Institute for Development Economic              Research, 29, 1-24.

            Olukoshi, A.  (2001), “Towards Developmental Democracy: A Note”, UNRISD  meeting on The Need             to Rethink Development Economics, 1-17.

          Özbek, A. (2013), “Sosyal Politika-Sosyal Kalkınma İlişkisi”

   http://www.investdiyarbakir.com/tr-tr/koseyazilari/sosyal-politika-sosyal-kalkinma-iliskisi-368, 31.10.2015.

 Preston, P.W. (1982) Theories of Development, London: Routledge. (2000) Development Theory: An Introduction, Oxford: Blackwell.

 Şenses, F. (2004), “Neoliberalleşme Küreselleşme ve Kalkınma için Bir Fırsat mı Engel mi?”, ERC Working Paper in Economic 04/09, 1-27.

 Sen, A. K. (1981) “Public Action and the Quality of Life in Developing Countries”, Oxford Bulletin of Economics and Statistics, cilt:43, ss.287-319.

 Yavuz, G. (2007), “Washington Uzlaşması’ndan Post-Washington Uzlaşması’na: Kalkınma Gündeminin Biçimlenişinde Yeni Kurumcu İktisat Etkisi”, Ekonomik Yaklaşım, 18(64), 23-44.

 Yavuz, G. (2007), “Washington Uzlaşması Sonrasında Dünya Bankasından Bir Açılım Önerisi:Kapsamlı Kalkınma İçin Çerçeve”, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 9(3), 181-196.

 Yeldan E., Voyvoda, E. (2002), "Türkiye Ekonomisi İçin Kriz Sonrası Alternatif Uyum

Stratejileri, http://www.bilkent.edu.tr/-yeldaneN &Yere

 Yeldan E. (2001), “The Developmental Agenda in The Age of Neoliberal Globalization”, UNRISD  meeting on The Need to Rethink Development Economics,

1-11.

  World Bank. (2000/2001), “World Development Report: Attacking Poverty”, Washington D.C: The World Bank.

ATATÜRK DÖNEMİ EKONOMİ POLİTİKALARI

ATATÜRK DÖNEMİ EKONOMİ POLİTİKALARI   Özet   Bu çalışmada cumhuriyetin ilanı sonrasında yeni Türk devletinde Atatürk öncülüğünde uyg...