Büyük Kriz Sonrası Kalkınma İktisadında Genel Görünüm
1929
yılında yaşanan Büyük Buhran sonucu piyasanın egemenliğine dayanan hâkim
liberal görüş etkisini yitirerek yerini daha çok devlet müdahalesinin ön plana
çıktığı Keynesyen düşünce almıştır. Bu dönemde Keynesyen müdahaleci
politikaların da etkisiyle devlet piyasada belirleyici bir aktör olarak ön
plana çıkmıştır. 1930’lu yıllar boyunca hemen hemen bütün dünyada etkisini
gösteren planlı kalkınma modelleri bu duruma örnek teşkil etmektedir. 2. Dünya
savaşının etkisi ile geçen 1940’lı yılların ikinci yarısından itibaren bu durum
daha da pekişmiş ve kalkınma iktisadı devlet egemenliğinde altın yıllarını
yaşamıştır. Savaş sonrası küresel ekonomik yönetişim mimarisinin üzerine
oturduğu Bretton Woods kurumsal rejimi de Keynesyen talep yönetimi politikaları
üzerinden ekonomik büyümeyi hızlandırmayı hedefleyen yönetişim çerçevesi ile
ulusal karar alıcıların büyüme ve yapısal dönüşüm amaçlarına yönelik
merkeziyetçi girişimleri için uygun bir uluslararası zemin oluşturmuştur.
Küresel kalkınma kuramı açısından savaş sonrası dönemin temel sorunu, “serbest”
piyasa ekonomileri ve özel girişim dinamiklerini harekete geçirme hedefi ile
devletin ekonomik ve sosyal kalkınmayı koordine edici başat bir aktör olarak
oynayacağı rol arasında anlamlı bir dengenin nasıl kurulabileceği konusuna
odaklanmıştır.
1950’lerden
itibaren kalkınma düşüncesinin evrimi içinde devlet mekanizmasının proaktif
rolü ekonomik planlama ya da koordinasyon temelinde bir veri olarak kabul
edilmiştir. “Kalkınmanın başlıca amacı ekonomik büyüme, başlıca aktörü devlet
kurumları, başlıca araçları ise makroekonomik politika araçlarıdır” (Leys,
1996:7). ifadesi savaş sonrası dönemin merkeziyetçi/müdahaleci sayılabilecek
başat kalkınma zihniyetinin temel karakterini veciz bir şekilde ortaya
koymaktadır.
Küresel
kalkınma paradigmasının 1950’li ve 60’lı yıllardaki evrimine damgasını vuran
başat yaklaşım olarak öne çıkan “yapısalcılık” ise esas itibarıyla
dekolonizasyon sürecinde bağımsızlığını kazanan ülkelerdeki piyasa şartlarına
duyulan güvensizlik ile Soğuk Savaş ortamında siyasi otoriteleri sosyoekonomik
süreçler üzerinde kontrol edici konumda tutmak isteyen müdahaleci ekonomi
politik yaklaşımın bir sentezi olarak formüle edilmişti. Bu yıllarda ön plana
çıkan kalkınma stratejisi daha çok devlet eliyle uygulanan ithal ikameci
sanayileşme stratejisine dayanmaktaydı. İthal ikameciliğinin uzun dönemler
boyunca devam ettirilmesi, milliyetçi ulus-inşası projelerince vaat edilen
“üniter toplum” oluşturma girişiminin ulusal bir işgücü piyasası ile yerel
sanayinin ürettiği sanayi mallarını satın alacak güçte talep oluşturacak ulusal
bir tüketici ağı ile desteklenmesini zorunlu kılmaktaydı.
Brezilya
gibi Latin Amerika ülkeleri ve Türkiye olmak üzere pek çok ülkenin ithal
ikamesine dayalı korumacı rejimlerle yakaladıkları hızlı ekonomik büyüme
ivmesi, bu büyümeye koşut olarak ulusal gelir dağılımındaki eşitsizliklerin
hızla artmasına ve kronik yoksulluğun yaygınlaşmasına sebep olarak derin bir
hayal kırıklığına yol açmıştı.
Buna
karşın, kamu otoritelerinin aktif ve stratejik önderliğinde dinamik bir
kamu-özel sektör sinerjisi oluşturan ve dünya piyasalarına daha erken dönemde
entegre olarak “alternatif” dış ticaret ve sınaî dönüşüm politikalarının
başarılı kalkınma performanslarına katkısını ispatlayan Güney Kore ve Tayvan
gibi ülkelerin tecrübeleri ithal ikamesi rejimlerinin gerek akademik gerekse
uygulama alanındaki kredibilitesini önemli ölçüde azaltan bir etki icra
edeceklerdi.
Neoliberal Küreselleşme Bağlamında Kalkınma İktisadının Değişimi
1970’li yıllar iktisat literatüründe
Keynesyen birikim ve büyüme modelinin temellerinden sarsıldığı dönem olarak
karşımıza çıkmaktadır. Bu dönemde yaşanan Petrol Krizleri ve beraberinde
getirdiği “stagflasyon” oldukça revaçta olan Philips eğrisi yaklaşımının
iflasını beraberinde getirmiştir. Yükselen petrol fiyatları dolayısıyla OPEC ülkelerinin
ellerinde biriken kredi kaynaklarından istifade eden bir grup gelişmekte olan
ülkenin siyasi elitlerinin olumsuz uluslararası koşullara rağmen ulusal
kalkınma projelerini hız kesmeden devam ettirme gayretleri uluslararası borç
krizi ile birlikte katastrofik bir sonla neticelendi.
Yaşanan bu ve benzeri gelişmelerin
neticesinde 1970’li yılların sonu ve özellikle 80’li yıllardan itibaren
Neoliberal politikalar sosyal bilimlerin her alanında özellikle de ekonomik
anlamda etkin olmaya başlamıştır. Söz
konusu bu politikalar özünde bireyciliğe dayanan, piyasa liberizasyonunun ön
planda olduğu ve devleti küçültmeye dönük çalışmalara odaklanan politikalardır.
Neo-Keynesyen uzlaşıyı teorik ve pratik olarak tedavülden kaldırmak üzere yola
çıkan ve ABD yönetimi ile uluslararası ekonomik kuruluşların zımni desteğine
sahip olan neoliberal “karşı devrim”, sadece ithal ikameci sanayileşme ya da
finansal kısıtlamalara dayalı müdahaleci stratejilere karşı çıkmakla kalmayıp
devlet mekanizmasının legal ve fiziki altyapı oluşturma dışında sosyoekonomik
süreçlerin dışında bırakılacağı apolitik bir kalkınma çerçevesi oluşturma
hedefine kilitlenmişti (Colclough ve Manor, 2000: 75).
Bu dönemde özellikle Dünya Bankası
ve IMF başta olmak üzere ulus üstü kuruluşlar ve bunların önerdiği ekonomi
politikaları az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri önemli şekilde
etkilemiştir. Bu bağlamda kalkınma iktisadının ekseni devletten piyasaya doğru
kaymıştır. Gelişmiş batı ekonomileri bu dönemde IMF ve Dünya Bankası aracılığı
ile az gelişmiş ülkelere dışa açılmacı liberal politikaları önermiş bu durum
ise söz konusu bu ülkelerin rekabet yapısını iyice kötüleştirerek sosyal refah
anlamında yoksulluğun ve sömürünün artmasına yol açmıştır.
Sosyoekonomik kalkınma ve yapısal
dönüşüm için devlet müdahalesini önemseyen her türlü yaklaşımı temelden
sorgulayan neoliberalizmin öncüleri daha sonraları özellikle Dünya Bankası’nın
yoğunlaşacağı “fakirliğin azaltılması” ya da sosyal adaletin sağlanması gibi
bölüşüm kaygılarından ziyade sanayileşmiş ülkelerin öncelikleri doğrultusunda
hızlı ekonomik büyümeyi önceleyen bir yaklaşımı benimsemişlerdi. Fakat bu
süreçte Uluslararası Para Fonu (IMF)-Dünya Bankası destekli istikrar ve yapısal
uyum programlarının uygulayıcıları pek çok ülkede kendi kurguladıkları tarzda
ideal piyasa yapılarının bulunmadığı gerçeği ile yüzleşerek hayal kırıklığına
uğradılar. Neoliberal paradigmanın hayata geçirilmesinde başlıca stratejik rolü
oynaması umulan piyasa mekanizma ve aktörlerinin eksikliği bu yaklaşımın
ideolojik ön kabuller dolayısıyla gözden kaçırılan çok temel bir zayıflığını da
ortaya çıkarmış oldu.
1980’lerin başından itibaren sonraları
“Washington Uzlaşısı” olarak kristalize olacak bir sosyoekonomik yönetim gündeminin
oluşum sürecinde Dünya Bankası’nın gelişmekte olan ülkelerde küresel sermaye ve
Batılı siyasi güçler lehine kökten bir dönüşüm hareketinin öncüsü olarak IMF ve
diğer uluslararası ekonomik kuruluşlar ile kurduğu işbirliğinin gittikçe yoğunlaştığı
görüldü. Seri biçimde hazırlanan yapısal uyum ve istikrar programlarının teknik
hazırlık ve uygulama takibi safhalarında tipik olarak IMF daha ön planda
görünür ve bu doğrultuda uluslararası kamuoyunda oluşan eleştirilerin çoğunu
göğüslerken ilgi alanlarını ödemeler dengesi ve bütçe parametreleri gibi daha
makro ve orta vadeli unsurlar üzerinde yoğunlaştırmaktaydı. Oysa Dünya Bankası,
bir taraftan kökten piyasacı neoliberal değişim programlarını “insani bir çehreye”
büründürme gayreti içinde küresel bir kalkınma paradigmasının meşruiyet zeminini
hazırlamaya çalışırken, diğer taraftan dış ticaretin serbestleştirilmesi, uluslararası
finansal hareketlerin liberalizasyonu, özelleştirme, işgücü piyasalarının
esnekleştirilmesi ve kamu yatırımlarının azaltılması gibi öncelikler ışığında
yapısal dönüşüm meselelerine artan bir oranda müdahil olmakta ve siyasi
aktörler üzerinde baskı kurmaktaydı (Rodrik, 1996:56).
Yakın Dönem Politikaları Ekseninde Kalkınma İktisadının Evrimi
IMF,
Dünya Bankası, DTÖ vb. farklı kuruluşların her ne kadar farklı gibi gözükse de
aslında benzer politika önermelerini farklı şekilde uygulamaya çalışmaları ile
geçen 1970-1990 arası dönem az gelişmiş ülkelerde yaşanan sorunların devam
etmesi ve önerilen politikaların başarısızlığa uğraması sonucu yerini başka politikalara
bırakmıştır. Bu dönemdeki hakim görüş ise aslında Washington Uzlaşısının başka
bir versiyonu olan ancak önermelerinde kısmen de olsa sosyal politikaya değinen
Post-Washington Uzlaşısıdır. Bu uzlaşının en dikkat çeken bölümü yönetişim
kavramına verilen önemdir. Yerel kalkınmaya öncelik verilmesi gibi hususlar bu
uzlaşıda bir diğer dikkat çeken husustur. Bu dönemde önemle üzerinde durulması
gereken bir diğer kuruluş ise önceleri GATT olarak bilinen fakat sonradan DTÖ
olarak isimlendirilen kuruluştur. Bu kuruluşta diğerleri gibi küreselleşmenin
ve neoliberal politikaların savunucularından biri halini almıştır.
Daha genel bir
analiz düzeyinde, 1990 ve 2000 yılları arasında yayımlanan Dünya Kalkınma
Raporları ve bunları destekleyen diğer dokümanların küresel kalkınma
paradigmasının keskin neoliberal tondaki “Washington uzlaşısından kısmen revize
edilmiş “post-Washington uzlaşısına doğru incelikli ve mesafesi iyi ayarlanmış
adımlarla yeniden şekillendirilmeye çalışıldığını gözlemlemek zor değildir.
Banka’nın temel küresel kalkınma problemleri (1991); kalkınma ve çevre (1992);
sağlık yatırımlarının kalkınmayı hızlandırıcı rolü (1993); kalkınma altyapısına
yatırım (1994); istihdam sorunları ve kalkınmaya etkileri (1995); planlı
kalkınmadan piyasa ekonomisine geçiş (1996); değişen dünyada devletin ekonomik
rolü (1997); ve piyasaları desteklemede kurumların önemi (1999) gibi konular
etrafında yoğunlaşan bir çalışma gündemi belirlemesi “kapsamlı bir küresel
kalkınma çerçevesinin tedrici bir şekilde oluşturulmasını amaçlayan bilinçli
bir stratejinin taktik adımlarını oluşturmuşlardır. Öncelikleri noktasında
herhangi bir değişikliğe gitmeye gerek görmediler. Dünya Bankası önderliğinde
evrensel geçerliliği olan bir “kapsamlı kalkınma çerçevesi” ve bunu besleyen
bir entelektüel/akademik küresel kalkınma paradigması oluşturma projesinin en
önemli unsurlarından birinin şeffaf, hesap verebilir, piyasa dostu ve görece
demokratik-özgürlükçü bir yönetim modelini işaret eden “iyi yönetişim” (good
governance) söyleminin bilinçli bir şekilde ön plana çıkarılması olduğunu
belirtmek yanlış olmayacaktır.
2002 Dünya
Kalkınma Raporu’nda kapsamlı sayılabilecek bir “iyi yönetişim” tanımına
ulaşıldığı görülmüştür. Buna göre:
“Piyasaları
destekleyen kurumların çoğu kamu otoriteleri tarafından oluşturulur. Bu
kurumsal desteklerin sağlanması sıklıkla “iyi yönetişim” olarak
adlandırılmaktadır. İyi yönetişim bununla birlikte piyasa ilişkilerinin temel
unsuru olan mülkiyet haklarının oluşturulması ve korunmasını... piyasa
mekanizması ile birlikte çalışarak rekabet şartlarını iyileştirecek bir denetim
rejimini, ...istikrarlı büyümeyi sağlayacak makroekonomik politikaları... ve
politika meşruiyeti ile kurumsal yapıların prestijini zedeleyen rüşvet ve
kokuşmuşluğun önüne geçilmesini içerir.” (Dünya Bankası 2002: 99).
Daha somut
şekilde ifade etmemiz gerekirse bu dönemde kalkınma paradigmasının değişim
ekseni daha çok devlete yüklenen misyon bazında gerçekleşmiştir. Bu değişim ise
özetle şu başlıklar altında incelenebilir (Konukman, 2005:4).
·
Küreselleşme ve neoliberal politikaların da
etkisiyle bu dönemde devlet piyasadan çekilecek KİT ve benzeri piyasaya
müdahale araçları sınırlandırılarak minimal devlet anlayışına geçilecektir.
·
Benzer şekilde de kamu bütçesi aracılığıyla
devletin piyasada bir aktör olmasının önüne geçilerek bütçe açıklarına tolerans
gösterilmeyecek sıkı para ve maliye politikası ile daha fazla faiz dışı fazla
vermeye yönelik politikalar hayata geçirilecektir.
·
Deregülasyon vazifesi devletten alınıp piyasaya
verilecektir.
Sonuç
Kalkınma
iktisadı 20.yy’da önemli değişim ve dönüşüm geçirmiştir. Bu değişimler
iktisattaki gelişmelere paralel olarak gelişim göstermiştir. Söz gelimi 1929
yılında yaşanan Büyük Kriz ya da daha bilinen adıyla Büyük Buhran kalkınma
iktisadını ekonomi literatüründe ön plana çıkararak devletçi politikalar
yardımıyla bir kalkınma hamlesine girişilmesine yol açmıştır. 1930’lu yıllarda
başlayan bu süreç 2.Dünya savaşından sonra altın çağını yaşamış ve Keynesyen
ekonomik model öncülüğünde etkinliğini arttırmıştır. Ancak bir krizle etkili
olmaya başlayan devletçi politikalar yine bir krizle sorgulanmaya başlamış ve
1970’li yıllarda devletçi politikalar yerini piyasa hâkimiyetini esas alan
neoliberal politikalara bırakmaya başlamıştır. Bu dönemden itibaren özellikle
uluslararası kuruluşların da etkisiyle dünya çapında bir küreselleşme dalgası hâkim
olmuş bu hâkimiyet ekonomileri gelişmiş ve az gelişmiş olarak kategorize etmeye
başlamıştır. Kalkınma iktisadı anlamında literatür ise bu gelişmelere paralel
olarak gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere önerilen politikalar bağlamında
bir seyir izlemiştir.
1990’lı
yıllar bu bağlamda önemli bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkar. Bu dönemde
özellikle Washington uzlaşısı temelinde devletin iyice piyasadan çekilerek özel
sektörün ve ulus üstü kuruluşların hâkimiyetini esas alan bir liberizasyon
süreci hız kazanmıştır. Bu dönemin bir başka özelliği ise her türlü finansal
sermaye hareketinin önünün açılmasına yönelik olarak uygulanan politikalar ile
ön plana çıkmaktadır. Ayrıca deregülasyon olarak nitelendirilen piyasaya her
türlü müdahale minimize edilmeye çalışılmıştır.
Ancak
dikkat edilmesi gereken önemli bir husus şudur ki her ne kadar kalkınma için
politikalar önerilse ve çalışmalar yapılsa da bunlardan hiçbirinde yoksulluğu
ortadan kaldırmak gibi bir amaç olmamış bilakis yoksulluğun azaltılması
amaçlanmıştır. Bir başka ifade ile sosyal kalkınma alanında yapılan
uygulamalardan hiçbiri bir hak ve gereklilik olarak değil aksine sadaka misali
günü kurtarmaya yönelik olarak uygulamaya çalışılmıştır. Şüphesiz bu durumun
sonucunda yoksulluk ve az gelişmişlik bir bütün olarak ortadan kalkmamış
olumsuz etkileri artarak devam etmiştir.
·
Kalkınma kavramına gerekli hassasiyet
gösterilmeli ve insan odaklı ve sürdürülebilir bir kalkınma programı ülkeler
bazında her ülkenin kendi şartlarına göre hayata geçirilmelidir.
·
Bu süreçte uluslararası kuruluşlardan UNTACD,
UNİCEF ve ILO gibi kuruluşlar öncülüğünde kalkınma programları
oluşturulmalıdır.
·
Uygulanacak bu kalkınma programında küreselleşme
unsuru ve neoliberal politikalar belirleyici olmamalıdır.
·
Küreselleşme sürecinin bize öngördüğü ve
olmasını arzuladığı minimal değil proaktif stratejilere sahip ekonomik ve
sosyal hedeflere sahip bir devlet yapısı sağlanmalıdır.
KAYNAKÇA
Dani RODRIK, “Understanding
Economic Policy Reform”, Journal of Economic Literature, Vol: XXXIV, March
1996. s.10.
Dani RODRIK, “Understanding
Economic Policy Reform”, Journal of Economic Literature, Vol: XXXIV, March
1996. s.24
DULUPÇU, M. Ali “Sürdürülebilir
Kalkınma Politikasına Yönelik Gelişmeler”, DT Dergi, Ocak 2001, s.2.
ICPD or Yavuz Gülin, 2007Gazi
Üniversitesi Đktisadi ve Đdari Bilimler Fakültesi Dergisi 9 / 3 . 181 - 196
International Conference
Population and Development www.ıcpd.org.
Nayyar, D. (2006),
“Development Through Globalization”, World Institute for Development Economic Research, 29, 1-24.
Olukoshi, A. (2001), “Towards Developmental Democracy: A
Note”, UNRISD meeting on The Need to
Rethink Development Economics, 1-17.
http://www.investdiyarbakir.com/tr-tr/koseyazilari/sosyal-politika-sosyal-kalkinma-iliskisi-368,
31.10.2015.
Stratejileri,
http://www.bilkent.edu.tr/-yeldaneN &Yere
1-11.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder