4 Mart 2021 Perşembe

DÜNDEN BUGÜNE KALKINMA İKTİSADI

 

 


Büyük Kriz Sonrası Kalkınma İktisadında Genel Görünüm

 

1929 yılında yaşanan Büyük Buhran sonucu piyasanın egemenliğine dayanan hâkim liberal görüş etkisini yitirerek yerini daha çok devlet müdahalesinin ön plana çıktığı Keynesyen düşünce almıştır. Bu dönemde Keynesyen müdahaleci politikaların da etkisiyle devlet piyasada belirleyici bir aktör olarak ön plana çıkmıştır. 1930’lu yıllar boyunca hemen hemen bütün dünyada etkisini gösteren planlı kalkınma modelleri bu duruma örnek teşkil etmektedir. 2. Dünya savaşının etkisi ile geçen 1940’lı yılların ikinci yarısından itibaren bu durum daha da pekişmiş ve kalkınma iktisadı devlet egemenliğinde altın yıllarını yaşamıştır. Savaş sonrası küresel ekonomik yönetişim mimarisinin üzerine oturduğu Bretton Woods kurumsal rejimi de Keynesyen talep yönetimi politikaları üzerinden ekonomik büyümeyi hızlandırmayı hedefleyen yönetişim çerçevesi ile ulusal karar alıcıların büyüme ve yapısal dönüşüm amaçlarına yönelik merkeziyetçi girişimleri için uygun bir uluslararası zemin oluşturmuştur. Küresel kalkınma kuramı açısından savaş sonrası dönemin temel sorunu, “serbest” piyasa ekonomileri ve özel girişim dinamiklerini harekete geçirme hedefi ile devletin ekonomik ve sosyal kalkınmayı koordine edici başat bir aktör olarak oynayacağı rol arasında anlamlı bir dengenin nasıl kurulabileceği konusuna odaklanmıştır.

1950’lerden itibaren kalkınma düşüncesinin evrimi içinde devlet mekanizmasının proaktif rolü ekonomik planlama ya da koordinasyon temelinde bir veri olarak kabul edilmiştir. “Kalkınmanın başlıca amacı ekonomik büyüme, başlıca aktörü devlet kurumları, başlıca araçları ise makroekonomik politika araçlarıdır” (Leys, 1996:7). ifadesi savaş sonrası dönemin merkeziyetçi/müdahaleci sayılabilecek başat kalkınma zihniyetinin temel karakterini veciz bir şekilde ortaya koymaktadır.

Küresel kalkınma paradigmasının 1950’li ve 60’lı yıllardaki evrimine damgasını vuran başat yaklaşım olarak öne çıkan “yapısalcılık” ise esas itibarıyla dekolonizasyon sürecinde bağımsızlığını kazanan ülkelerdeki piyasa şartlarına duyulan güvensizlik ile Soğuk Savaş ortamında siyasi otoriteleri sosyoekonomik süreçler üzerinde kontrol edici konumda tutmak isteyen müdahaleci ekonomi politik yaklaşımın bir sentezi olarak formüle edilmişti. Bu yıllarda ön plana çıkan kalkınma stratejisi daha çok devlet eliyle uygulanan ithal ikameci sanayileşme stratejisine dayanmaktaydı. İthal ikameciliğinin uzun dönemler boyunca devam ettirilmesi, milliyetçi ulus-inşası projelerince vaat edilen “üniter toplum” oluşturma girişiminin ulusal bir işgücü piyasası ile yerel sanayinin ürettiği sanayi mallarını satın alacak güçte talep oluşturacak ulusal bir tüketici ağı ile desteklenmesini zorunlu kılmaktaydı.

Brezilya gibi Latin Amerika ülkeleri ve Türkiye olmak üzere pek çok ülkenin ithal ikamesine dayalı korumacı rejimlerle yakaladıkları hızlı ekonomik büyüme ivmesi, bu büyümeye koşut olarak ulusal gelir dağılımındaki eşitsizliklerin hızla artmasına ve kronik yoksulluğun yaygınlaşmasına sebep olarak derin bir hayal kırıklığına yol açmıştı.

Buna karşın, kamu otoritelerinin aktif ve stratejik önderliğinde dinamik bir kamu-özel sektör sinerjisi oluşturan ve dünya piyasalarına daha erken dönemde entegre olarak “alternatif” dış ticaret ve sınaî dönüşüm politikalarının başarılı kalkınma performanslarına katkısını ispatlayan Güney Kore ve Tayvan gibi ülkelerin tecrübeleri ithal ikamesi rejimlerinin gerek akademik gerekse uygulama alanındaki kredibilitesini önemli ölçüde azaltan bir etki icra edeceklerdi.

 

Neoliberal Küreselleşme Bağlamında Kalkınma İktisadının Değişimi

            1970’li yıllar iktisat literatüründe Keynesyen birikim ve büyüme modelinin temellerinden sarsıldığı dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu dönemde yaşanan Petrol Krizleri ve beraberinde getirdiği “stagflasyon” oldukça revaçta olan Philips eğrisi yaklaşımının iflasını beraberinde getirmiştir. Yükselen petrol fiyatları dolayısıyla OPEC ülkelerinin ellerinde biriken kredi kaynaklarından istifade eden bir grup gelişmekte olan ülkenin siyasi elitlerinin olumsuz uluslararası koşullara rağmen ulusal kalkınma projelerini hız kesmeden devam ettirme gayretleri uluslararası borç krizi ile birlikte katastrofik bir sonla neticelendi.

            Yaşanan bu ve benzeri gelişmelerin neticesinde 1970’li yılların sonu ve özellikle 80’li yıllardan itibaren Neoliberal politikalar sosyal bilimlerin her alanında özellikle de ekonomik anlamda etkin olmaya başlamıştır.  Söz konusu bu politikalar özünde bireyciliğe dayanan, piyasa liberizasyonunun ön planda olduğu ve devleti küçültmeye dönük çalışmalara odaklanan politikalardır. Neo-Keynesyen uzlaşıyı teorik ve pratik olarak tedavülden kaldırmak üzere yola çıkan ve ABD yönetimi ile uluslararası ekonomik kuruluşların zımni desteğine sahip olan neoliberal “karşı devrim”, sadece ithal ikameci sanayileşme ya da finansal kısıtlamalara dayalı müdahaleci stratejilere karşı çıkmakla kalmayıp devlet mekanizmasının legal ve fiziki altyapı oluşturma dışında sosyoekonomik süreçlerin dışında bırakılacağı apolitik bir kalkınma çerçevesi oluşturma hedefine kilitlenmişti (Colclough ve Manor, 2000: 75).

            Bu dönemde özellikle Dünya Bankası ve IMF başta olmak üzere ulus üstü kuruluşlar ve bunların önerdiği ekonomi politikaları az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri önemli şekilde etkilemiştir. Bu bağlamda kalkınma iktisadının ekseni devletten piyasaya doğru kaymıştır. Gelişmiş batı ekonomileri bu dönemde IMF ve Dünya Bankası aracılığı ile az gelişmiş ülkelere dışa açılmacı liberal politikaları önermiş bu durum ise söz konusu bu ülkelerin rekabet yapısını iyice kötüleştirerek sosyal refah anlamında yoksulluğun ve sömürünün artmasına yol açmıştır.

            Sosyoekonomik kalkınma ve yapısal dönüşüm için devlet müdahalesini önemseyen her türlü yaklaşımı temelden sorgulayan neoliberalizmin öncüleri daha sonraları özellikle Dünya Bankası’nın yoğunlaşacağı “fakirliğin azaltılması” ya da sosyal adaletin sağlanması gibi bölüşüm kaygılarından ziyade sanayileşmiş ülkelerin öncelikleri doğrultusunda hızlı ekonomik büyümeyi önceleyen bir yaklaşımı benimsemişlerdi. Fakat bu süreçte Uluslararası Para Fonu (IMF)-Dünya Bankası destekli istikrar ve yapısal uyum programlarının uygulayıcıları pek çok ülkede kendi kurguladıkları tarzda ideal piyasa yapılarının bulunmadığı gerçeği ile yüzleşerek hayal kırıklığına uğradılar. Neoliberal paradigmanın hayata geçirilmesinde başlıca stratejik rolü oynaması umulan piyasa mekanizma ve aktörlerinin eksikliği bu yaklaşımın ideolojik ön kabuller dolayısıyla gözden kaçırılan çok temel bir zayıflığını da ortaya çıkarmış oldu.

            1980’lerin başından itibaren sonraları “Washington Uzlaşısı” olarak kristalize olacak bir sosyoekonomik yönetim gündeminin oluşum sürecinde Dünya Bankası’nın gelişmekte olan ülkelerde küresel sermaye ve Batılı siyasi güçler lehine kökten bir dönüşüm hareketinin öncüsü olarak IMF ve diğer uluslararası ekonomik kuruluşlar ile kurduğu işbirliğinin gittikçe yoğunlaştığı görüldü. Seri biçimde hazırlanan yapısal uyum ve istikrar programlarının teknik hazırlık ve uygulama takibi safhalarında tipik olarak IMF daha ön planda görünür ve bu doğrultuda uluslararası kamuoyunda oluşan eleştirilerin çoğunu göğüslerken ilgi alanlarını ödemeler dengesi ve bütçe parametreleri gibi daha makro ve orta vadeli unsurlar üzerinde yoğunlaştırmaktaydı. Oysa Dünya Bankası, bir taraftan kökten piyasacı neoliberal değişim programlarını “insani bir çehreye” büründürme gayreti içinde küresel bir kalkınma paradigmasının meşruiyet zeminini hazırlamaya çalışırken, diğer taraftan dış ticaretin serbestleştirilmesi, uluslararası finansal hareketlerin liberalizasyonu, özelleştirme, işgücü piyasalarının esnekleştirilmesi ve kamu yatırımlarının azaltılması gibi öncelikler ışığında yapısal dönüşüm meselelerine artan bir oranda müdahil olmakta ve siyasi aktörler üzerinde baskı kurmaktaydı (Rodrik, 1996:56).

Yakın Dönem Politikaları Ekseninde Kalkınma İktisadının Evrimi

            IMF, Dünya Bankası, DTÖ vb. farklı kuruluşların her ne kadar farklı gibi gözükse de aslında benzer politika önermelerini farklı şekilde uygulamaya çalışmaları ile geçen 1970-1990 arası dönem az gelişmiş ülkelerde yaşanan sorunların devam etmesi ve önerilen politikaların başarısızlığa uğraması sonucu yerini başka politikalara bırakmıştır. Bu dönemdeki hakim görüş ise aslında Washington Uzlaşısının başka bir versiyonu olan ancak önermelerinde kısmen de olsa sosyal politikaya değinen Post-Washington Uzlaşısıdır. Bu uzlaşının en dikkat çeken bölümü yönetişim kavramına verilen önemdir. Yerel kalkınmaya öncelik verilmesi gibi hususlar bu uzlaşıda bir diğer dikkat çeken husustur. Bu dönemde önemle üzerinde durulması gereken bir diğer kuruluş ise önceleri GATT olarak bilinen fakat sonradan DTÖ olarak isimlendirilen kuruluştur. Bu kuruluşta diğerleri gibi küreselleşmenin ve neoliberal politikaların savunucularından biri halini almıştır.  

Daha genel bir analiz düzeyinde, 1990 ve 2000 yılları arasında yayımlanan Dünya Kalkınma Raporları ve bunları destekleyen diğer dokümanların küresel kalkınma paradigmasının keskin neoliberal tondaki “Washington uzlaşısından kısmen revize edilmiş “post-Washington uzlaşısına doğru incelikli ve mesafesi iyi ayarlanmış adımlarla yeniden şekillendirilmeye çalışıldığını gözlemlemek zor değildir. Banka’nın temel küresel kalkınma problemleri (1991); kalkınma ve çevre (1992); sağlık yatırımlarının kalkınmayı hızlandırıcı rolü (1993); kalkınma altyapısına yatırım (1994); istihdam sorunları ve kalkınmaya etkileri (1995); planlı kalkınmadan piyasa ekonomisine geçiş (1996); değişen dünyada devletin ekonomik rolü (1997); ve piyasaları desteklemede kurumların önemi (1999) gibi konular etrafında yoğunlaşan bir çalışma gündemi belirlemesi “kapsamlı bir küresel kalkınma çerçevesinin tedrici bir şekilde oluşturulmasını amaçlayan bilinçli bir stratejinin taktik adımlarını oluşturmuşlardır. Öncelikleri noktasında herhangi bir değişikliğe gitmeye gerek görmediler. Dünya Bankası önderliğinde evrensel geçerliliği olan bir “kapsamlı kalkınma çerçevesi” ve bunu besleyen bir entelektüel/akademik küresel kalkınma paradigması oluşturma projesinin en önemli unsurlarından birinin şeffaf, hesap verebilir, piyasa dostu ve görece demokratik-özgürlükçü bir yönetim modelini işaret eden “iyi yönetişim” (good governance) söyleminin bilinçli bir şekilde ön plana çıkarılması olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır.

2002 Dünya Kalkınma Raporu’nda kapsamlı sayılabilecek bir “iyi yönetişim” tanımına ulaşıldığı görülmüştür.  Buna göre:

“Piyasaları destekleyen kurumların çoğu kamu otoriteleri tarafından oluşturulur. Bu kurumsal desteklerin sağlanması sıklıkla “iyi yönetişim” olarak adlandırılmaktadır. İyi yönetişim bununla birlikte piyasa ilişkilerinin temel unsuru olan mülkiyet haklarının oluşturulması ve korunmasını... piyasa mekanizması ile birlikte çalışarak rekabet şartlarını iyileştirecek bir denetim rejimini, ...istikrarlı büyümeyi sağlayacak makroekonomik politikaları... ve politika meşruiyeti ile kurumsal yapıların prestijini zedeleyen rüşvet ve kokuşmuşluğun önüne geçilmesini içerir.” (Dünya Bankası 2002: 99).

Daha somut şekilde ifade etmemiz gerekirse bu dönemde kalkınma paradigmasının değişim ekseni daha çok devlete yüklenen misyon bazında gerçekleşmiştir. Bu değişim ise özetle şu başlıklar altında incelenebilir (Konukman, 2005:4).

·      Küreselleşme ve neoliberal politikaların da etkisiyle bu dönemde devlet piyasadan çekilecek KİT ve benzeri piyasaya müdahale araçları sınırlandırılarak minimal devlet anlayışına geçilecektir.

·  Benzer şekilde de kamu bütçesi aracılığıyla devletin piyasada bir aktör olmasının önüne geçilerek bütçe açıklarına tolerans gösterilmeyecek sıkı para ve maliye politikası ile daha fazla faiz dışı fazla vermeye yönelik politikalar hayata geçirilecektir.

·      Deregülasyon vazifesi devletten alınıp piyasaya verilecektir.


 

Sonuç

            Kalkınma iktisadı 20.yy’da önemli değişim ve dönüşüm geçirmiştir. Bu değişimler iktisattaki gelişmelere paralel olarak gelişim göstermiştir. Söz gelimi 1929 yılında yaşanan Büyük Kriz ya da daha bilinen adıyla Büyük Buhran kalkınma iktisadını ekonomi literatüründe ön plana çıkararak devletçi politikalar yardımıyla bir kalkınma hamlesine girişilmesine yol açmıştır. 1930’lu yıllarda başlayan bu süreç 2.Dünya savaşından sonra altın çağını yaşamış ve Keynesyen ekonomik model öncülüğünde etkinliğini arttırmıştır. Ancak bir krizle etkili olmaya başlayan devletçi politikalar yine bir krizle sorgulanmaya başlamış ve 1970’li yıllarda devletçi politikalar yerini piyasa hâkimiyetini esas alan neoliberal politikalara bırakmaya başlamıştır. Bu dönemden itibaren özellikle uluslararası kuruluşların da etkisiyle dünya çapında bir küreselleşme dalgası hâkim olmuş bu hâkimiyet ekonomileri gelişmiş ve az gelişmiş olarak kategorize etmeye başlamıştır. Kalkınma iktisadı anlamında literatür ise bu gelişmelere paralel olarak gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere önerilen politikalar bağlamında bir seyir izlemiştir.

            1990’lı yıllar bu bağlamda önemli bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkar. Bu dönemde özellikle Washington uzlaşısı temelinde devletin iyice piyasadan çekilerek özel sektörün ve ulus üstü kuruluşların hâkimiyetini esas alan bir liberizasyon süreci hız kazanmıştır. Bu dönemin bir başka özelliği ise her türlü finansal sermaye hareketinin önünün açılmasına yönelik olarak uygulanan politikalar ile ön plana çıkmaktadır. Ayrıca deregülasyon olarak nitelendirilen piyasaya her türlü müdahale minimize edilmeye çalışılmıştır.            

            Ancak dikkat edilmesi gereken önemli bir husus şudur ki her ne kadar kalkınma için politikalar önerilse ve çalışmalar yapılsa da bunlardan hiçbirinde yoksulluğu ortadan kaldırmak gibi bir amaç olmamış bilakis yoksulluğun azaltılması amaçlanmıştır. Bir başka ifade ile sosyal kalkınma alanında yapılan uygulamalardan hiçbiri bir hak ve gereklilik olarak değil aksine sadaka misali günü kurtarmaya yönelik olarak uygulamaya çalışılmıştır. Şüphesiz bu durumun sonucunda yoksulluk ve az gelişmişlik bir bütün olarak ortadan kalkmamış olumsuz etkileri artarak devam etmiştir.

             Sonuç olarak kalkınma alanında ve devletin bu alandaki varlığına dair şunlar söylenebilir:

·         Kalkınma kavramına gerekli hassasiyet gösterilmeli ve insan odaklı ve sürdürülebilir bir kalkınma programı ülkeler bazında her ülkenin kendi şartlarına göre hayata geçirilmelidir.

·         Bu süreçte uluslararası kuruluşlardan UNTACD, UNİCEF ve ILO gibi kuruluşlar öncülüğünde kalkınma programları oluşturulmalıdır.

·         Uygulanacak bu kalkınma programında küreselleşme unsuru ve neoliberal politikalar belirleyici olmamalıdır.

·         Küreselleşme sürecinin bize öngördüğü ve olmasını arzuladığı minimal değil proaktif stratejilere sahip ekonomik ve sosyal hedeflere sahip bir devlet yapısı sağlanmalıdır.






KAYNAKÇA

Dani RODRIK, “Understanding Economic Policy Reform”, Journal of Economic Literature, Vol: XXXIV, March 1996. s.10.

Dani RODRIK, “Understanding Economic Policy Reform”, Journal of Economic Literature, Vol: XXXIV, March 1996. s.24

DULUPÇU, M. Ali “Sürdürülebilir Kalkınma Politikasına Yönelik Gelişmeler”, DT Dergi, Ocak 2001, s.2.

ICPD or Yavuz Gülin, 2007Gazi Üniversitesi Đktisadi ve Đdari Bilimler Fakültesi Dergisi 9 / 3 . 181 - 196

International Conference Population and Development www.ıcpd.org.

 Konukman, A., Ekmen, S., Başaran, A., Türbedar, E., Özok, M. (2005), ”Uluslararası Kuruluşların                     Kalkınma İdeolojisi: Kalkınmayı Yeniden Düşünmek”, Ekonomik Yaklaşım Bildiriler Kitabı, 105-1

              Leys, C. (1996) The Rise and Fall of Development Theory, Oxford: James Currey

            Lim, J.  (2001), “Thoughts and Proposals on Reviving Development Economics”, UNRISD  meeting                on The Need to Rethink Development Economics, 1-10.

           Nayyar, D. (2006), “Development Through Globalization”, World Institute for Development Economic              Research, 29, 1-24.

            Olukoshi, A.  (2001), “Towards Developmental Democracy: A Note”, UNRISD  meeting on The Need             to Rethink Development Economics, 1-17.

          Özbek, A. (2013), “Sosyal Politika-Sosyal Kalkınma İlişkisi”

   http://www.investdiyarbakir.com/tr-tr/koseyazilari/sosyal-politika-sosyal-kalkinma-iliskisi-368, 31.10.2015.

 Preston, P.W. (1982) Theories of Development, London: Routledge. (2000) Development Theory: An Introduction, Oxford: Blackwell.

 Şenses, F. (2004), “Neoliberalleşme Küreselleşme ve Kalkınma için Bir Fırsat mı Engel mi?”, ERC Working Paper in Economic 04/09, 1-27.

 Sen, A. K. (1981) “Public Action and the Quality of Life in Developing Countries”, Oxford Bulletin of Economics and Statistics, cilt:43, ss.287-319.

 Yavuz, G. (2007), “Washington Uzlaşması’ndan Post-Washington Uzlaşması’na: Kalkınma Gündeminin Biçimlenişinde Yeni Kurumcu İktisat Etkisi”, Ekonomik Yaklaşım, 18(64), 23-44.

 Yavuz, G. (2007), “Washington Uzlaşması Sonrasında Dünya Bankasından Bir Açılım Önerisi:Kapsamlı Kalkınma İçin Çerçeve”, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 9(3), 181-196.

 Yeldan E., Voyvoda, E. (2002), "Türkiye Ekonomisi İçin Kriz Sonrası Alternatif Uyum

Stratejileri, http://www.bilkent.edu.tr/-yeldaneN &Yere

 Yeldan E. (2001), “The Developmental Agenda in The Age of Neoliberal Globalization”, UNRISD  meeting on The Need to Rethink Development Economics,

1-11.

  World Bank. (2000/2001), “World Development Report: Attacking Poverty”, Washington D.C: The World Bank.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ATATÜRK DÖNEMİ EKONOMİ POLİTİKALARI

ATATÜRK DÖNEMİ EKONOMİ POLİTİKALARI   Özet   Bu çalışmada cumhuriyetin ilanı sonrasında yeni Türk devletinde Atatürk öncülüğünde uyg...